Videoyu openload kanalımızdan izleyin...
İki kişinin bildiği sır, sır değildir. En sağlam zincir bile en zayıf halkası kadar sağlamdır. Bu blog Akademi Dergisi hizmetidir. www.AkademiDergisi.com. Akademi Dergisi kamu yararına bir e-dergidir. İçimizdeki İsrail | Kripto(Şifreli-Gizli) Yahudiler | Akademi Dergisi | Mehmet Fahri Sertkaya
alparslan türkeş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
alparslan türkeş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
26 Ocak 2018 Cuma
16 Ağustos 2017 Çarşamba
Yakın tarih hiç de sandığınız gibi değil. İsrail'i Türkiye üzerinden kurdular. | Mehmet Fahri Sertkaya

Sembolik devlet İsrail’i, İçimizdekiİsrail, Türkiye üzerinden kurdu.
Yakın tarih, hiç de siz anlatıldığı gibi değil...
1946: Sembolik, hukuksuz ve işgalci bir İsrail devletinin ilan edilmesine ramak kala, bol bol Yahudi nüfusu gereken Filistin'e kanun dışı yollardan girmeye çalışan Yahudilerin önemli rotalarından biri de, yönetimi çoktan Sabetaycı gizli Yahudilerin ve Masonların eline geçmiş olan Türkiye ve Türkiye'nin de özellikle kara suları oldu.

İktidarda, Sabetayistlerin rejimle hatta devlet ile özdeşleştirmek istedikleri Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) vardı ama 1950'de iktidara gelen Demokrat Parti (DP)'nin ve Sabetaycı gizli Yahudi Adnan Menderes'in de politikası bundan farklı değildi. CHP, İsrail'in kurulması, ilan edilmesi için her taktik manevrayı yaptı. DP ise İsrail'in varlığının devamı için, ülkemizin siyasetinin ve bölge siyasetinin İsrail'in varlıkta kalmasına uygun şekilde düzenlenmesi için gereken her şeyi yaptı. Zaten CHP de DP de aynı alfabenin harfleriydi. Şu anda da CHP, AKP, MHP, hepsi aynı gizli Yahudi ve gizli Ermeni teşkilatların ve Masonların projeleri... Danışıklı dövüşüp Siyonizmin dünya menfaatleri için gereken ne ise onun gerçekleşmesini sağlıyorlar.
Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB)'nin yayılmacı politikası olmasaydı, Sovyetler Birliği İsrail denilen işgal devletine karşı olmasaydı, Türkiye'de hiçbir zaman DP dönemi olmayacak, idaremizi hile ve ihanetle ele geçirip devlet terörü ile halkı yıldıran hainler, hiçbir zaman DP'yi kurmayacak, buna ihtiyaç duymayacaklardı. Ülkemizde o dönem Komünizm/Sosyalizm büyük bir hızla yayılıyordu, CHP eli ile dinsiz bırakılmış toplum kolayca Komünizme kayıyordu ve Türkiye de devlet olarak Sovyet bloguna yaklaşıyordu. Bu nedenle, panik hali ile İsmet İnönü'ye ilk İmam ve Hatip mekteplerini, hatta mektep de değil, kurslarını açtırdılar. Bir an evvel Türkiye'de dini serbestlik olmasını, Komünizm akımının boğulmasını planladılar. Bunlar, yılların dinsiz, din/İslam karşıtı kadrosu tarafından yapılınca çok tuhaf oluyordu ve daha samimi bulunacak, daha inanılacak ve daha hızlı tesir gösterecek surette dini serbestlik vermek için kendi aralarından kişilerle DP projesini gerçekleştirdiler. Sözde DP, CHP'yi ve İnönü'yü yendi, ona rağmen ve orduya rağmen ve Mason teşkilatına rağmen ve dünyada güç elde etmiş Siyonist teşkilatlara rağmen ve devletin her yerine sızmış on binlerce Sabetaycı gizli Yahudi'ye ve gizli Ermeni'ye rağmen, herkesin bileğini büküp, bunların hepsini bir anda çaresiz bırakıp İslami serbestlik verdi.
19 Nisan 2012 Perşembe
Alparslan Türkeş, Küçük Hüseyin Efendi, Üzeyir Garih cinayeti ve Kripto Yahudiler | Akademi Dergisi
Alparslan Türkeş'in gerçek ismi olan Hüseyin Feyzullah'ın hikayesi ilginçtir.
Adındaki Hüseyin, ünlü işadamı Üzeyir Garih'in mezarı başında öldürüldüğü Küçük Hüseyin Efendi'den gelir.
Üzeyir Garih, kimliğinde Yahudi yazdığı ve 33. dereceden Mason olduğu bilinmesine rağmen bu Mevlana Küçük Hüseyin Efendi'nin mezarını çok sık ziyaret etmiştir.
Küçük Hüseyin Efendi'nin icazet aldığı kendinden önceki şeyhi ise Feyzullah Efendi'dir... Türkiye'nin son yüzyılına damgasını vurmuş pek çok kimsede olduğu gibi, Türkeş'in adını koyan babası da, Küçük Hüseyin Efendi de ve daha binlerce kişi de "ASLINDA YAHUDİ OLDUKLARI HALDE TÜRK VE MÜSLÜMAN GÖZÜKEN BİR İHANET ŞEBEKESİNİN FERTLERİDİRLER."
İşadamı Üzeyir Garih’in Eyüp Sultan Mezarlığı’nda mezarına ziyarete gittiği sırada uğradığı saldırı sonucu ölmesi, bütün dikkatleri burada ziyaret ettiği Mevlana Küçük Hüseyin Efendi’nin üzerine çevrildi. Peki, bu zat kimdi?
Mevlana Küçük Hüseyin Efendi; Ankara’nın, Arslan Bey Mahallesinde, 1244 (1828) senesi dünyaya gelmiş. Babası, Katırcı Ali Abdullah Efendidir.
Gençlik yaşına kadar Ankara’da kaldıktan sonra, Ankara’yı terk ederek Mihalıççık’a gitmek zorunda kalmış. Babasının vefatından sonra İstanbul’a gitmeye karar vermiş.
İstanbul’da Mevlevi tarikatına mensup bir ustanın yanında çıraklığa başlamış. Mevlevi usta; okuma – yazma öğrenmesi için, Küçük Hüseyin Efendi’yi, Bayezid Camii avlusundaki bir tesbihçinin yanına götürmüş. Tesbihçinin yanında iken, sabahları Süleymaniye Camii’ne gider, ders okurmuş.
Küçük Hüseyin Efendi’nin ilk şeyhi Hacı Feyzullah Efendi’dir. Onun vefatından sonra, Edirneli Mehmed Nuri Edirnevi Efendi’ye bağlanmış 8 yıl da bu Zat’ın eğitiminden geçmiş. Bir süre Hasan Visali Efendi ile sohbetlere devam eden Küçük Hüseyin Efendi, Hasan Visali Efendi’nin 1902 yılında vefatından sonra, 1902 yılında 76 yaşında iken şeyhlik ile görevlendirilir.
İrşad merkezi haline gelen evi; Kocamustafa Paşa’dadır. Çok talebesi olan Küçük Hüseyin Efendi, 397 gün hasta yattıktan sonra 14 Mart 1930’da ahırete göçmüş. Kabri, Eyüp Sultan’da; Karlık tepe (Gümüşsuyu) diye bilinen yerde ; ikinci şeyhi Mehmed Nuri Efendi’nin kabri civarındadır.
Küçük Hüseyin Efendi, 120 cm. boyunda, zayıf cüsseli, sol yanağında beni olup, sağ gözü ameliyatlıydı. Seyrek sakallı ve siyah beyaz karışımı idi.
KÜÇÜK HÜSEYİN’İN GERÇEK KİMLİĞİ
Küçük Hüseyin Efendi’nin kronolojik hayatından sonra şimdi de gerçek kimliğini bildirelim:
Küçük Hüseyin efendi, Nakşi değil Mevlevi idi. Gerçek kimliğini öğrenebilmek için mensubu olduğu tarikatı bilmek gerekir.
Mevlevilik nedir?
Mevlevilik, önceleri tasavvufta Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin ve talebelerinin takip ettiği bir yol, sahih bir tarikat idi.
Mevlana hazretlerinin, hayâtında tarîkat kurmak gibi bir teşebbüsü olmadı. Fakat daha sonra gelenler bu yola ‘Mevleviyye’ adını vererek yolun temel esaslarını ortaya koydular.
Tevâzû, hoşgörü, şefkat, merhamet, cömertlik, muhabbet gibi güzel huylarla ahlâklanmak bu yolun belli başlı esaslarındandı.
İnsanların Allah-ü teâlânın rızâsına, dünyâ ve âhirette saâdete kavuşmalarını gâye edinen Mevleviyye yolu, geniş kitleler ve Selçuklu Sultanları üzerinde tesirli oldu. Osmanlı Sultanları da Mevlevîlere ve Mevleviyye dergâhlarına değer verdiler. Devlet adamlarından ve halktan büyük destek gören Mevlevîler köylere kadar yayıldılar. Çok büyük hizmetlere vesile oldular.
Mevleviliğin Bozulması
Ancak Bektâşî dergâhlarına ve Yeniçeri Ocağına sızan ve bu ocakların bozularak kapatılmasına sebep olan Eshâb-ı kirâm düşmanı Hurûfîler zamanla Mevlevî dergâhlarına da sızdılar.
Hacı Bektâş-ı Velî hazretlerinin ismini istismar ettikleri gibi, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin isminin arkasına sığınarak bozuk inanış ve düşüncelerini Mevlevîler arasında yaymaya başladılar. Mevlevî şeyhlikleri câhillerin eline düştü. Mesnevî’de geçen ‘ney’i çalgı sanarak ney, dümbelek gibi şeyler çalmaya, dans etmeye başladılar. İbâdetlere haramlar karıştırdılar.
Osmanlı Devletinin yıkılışını hazırlayan, Avrupa’ya köle durumuna düşmemizi sağlayan Tanzimat ve Islahat hareketlerine, İtihat Terakkiye destek verdiler. Mevlevîler, Avrupa hayranı devlet adamlarından destek gördüler. Yurt dışına gidip Osmanlı Devletinin aleyhine faaliyet gösteren Jön Türklerle münâsebet kurdular. Midhat Paşa gibi mason devlet adamları Mevlevîler arasına katıldılar.
İkinci Meşrûtiyetin îlân edilmesine ve Sultan İkinci Abdülhamîd Hanın tahttan indirilmesine taraftar oldular. İttihat ve Terakki ileri gelenlerinin oldu bittiye getirerek girdikleri Birinci Dünyâ Savaşına Mevlevî Alayı olarak katıldılar.
Son zamanlarında neredeyse İslamiyet ile alakası kalmayan, Yahudilerle, dış güçlerle içli dışlı olan Mevlevî tekkeleri, 1925 senesinde kapatıldı. Konya’da bulunan Mevlevîliğin merkezi Halep Mevlevîhânesine nakledildi. Fakat 1944 senesinde Suriye Devletinin tekkelerle ilgili aldığı yeni kararlarla Mevlevîlik resmî özelliğini kaybetti.
O DEVRİ YAŞAYANLARIN DİLİNDEN KÜÇÜK HÜSEYİN
Şeyh Küçük Hüseyin’in İslamî kesimin dışında bazı kesimlerle bağlantıları ve yaşayışı zamanının alimleri arasında zaman zaman tartışmalara sebep oluyordu. O günün şartları icabı birçok şeyhe baskı yapılırken, bunun rahat bir şekilde hareket etmesi, tutuklanma, takip ve baskı gibi hallere maruz kalmaması da dikkat çekicidir. Bunun için zamanının gerçek şeyhleri, alimleri buna hep şüphe gözüyle bakmışlar, kendisinden uzak durmuşlardır. Cenazesine bile iştirak etmemişlerdir.
Örneğin, Şeyh Efendi vefat ettiğinde talebeleri, Eyüp’ün meşhur alimlerinden birine gidip, Şeyh efendinin telkinini vermesini isterler. Meşhur alim, ‘Böyle birinin telkini verilmez’ deyip teklifi red eder. Fasık yani günahkar da olsa, Müslümana telkin verilirken bu alim buna niçin vermedi?
Yine bu alim, Eyüp’e yeni geldiğinde, Küçük Hüseyin’in çok talebesi olduğunu öğrenince merak edip, evine ziyaretine gider.
Şeyh Efendi hasta yatağında yatmaktadır. Bir ara gözünü açıp şunları söyler:
➥ 'Alacaksan al canımı. Niçin bana eziyet ediyorsun, nedir senden çektiklerim, yeter artık!’ gibi serzenişlerde bulunur. Alim zat merak ettiği zatın, nasıl cenab-ı Hakka karşı isyan halinde biri olduğunu anlar, oradan uzaklaşır.
Uzun süre Darüşşefeka’da öğretmenlik yapmış olan, Halid Turan Bey, kendine bir şeyh bulmak için yollara düşer. Tavsiye üzerine, Şeyh Küçük Hüseyin’in dergahına varır. Şeyh Efendi müridleri ile oturmaktadır. Fakat Şeyh Efendi hiç konuşmuyor. Bu sessizlik dikkatini çeker. Bir ara mırıltı şeklinde birşeyler söylemeye başlar Şeyh Efendi. Konuştuklarına anlayamayan Halid Turan Bey, müridlerinden birine sessizce sorar: ‘Şeyh Efendi ne diyor?’ Mürid sus işareti yaptıktan sonra usulca cevap verir: ‘Sus! Efendi hazretleri Allah’la konuşuyor.’ Halid Turan Bey yanlış adrese geldiğini hemen anlar, çıkıp gider.
KÜÇÜK HÜSEYİN’İN YAHUDİLERLE DOSTLUĞU
Gazetelerde, Küçük Hüseyin’in Üzeyir Garih’in babasının evine sık sık geldiği ve babası ile dost olduğu yazıldı. Bu haberin doğruluğunu, Yahidiler ile Mevlevilerin içli dışlı olduklarını Sabateist (Yahudiliğin bir kolu) Rıfat Zorlu da teyit etmektedir. Eğitim – Bilim dergisinin Kasım 2000 sayısındaki repörtajında Zorlu şunları söylüyor:
➥ ‘İttihat ve Terakki döneminde Sabetaycılığın fonksiyonunu üç yerde görüyorsunuz: 'İttihat ve Terakki, Mason locaları ve İslamî tarikatlar.' Özellikle Melamilik ve Mevlevilik içinde yaygınlar. Bu üç ayrı grup Sabetaycıların siyasi yapısını belirliyor.
Türkleştirme politikalarında Ermeni ve Yahudilerin devlet kadrolarından çıkartılması ile bu mevkiler Sabetaycıların eline geçmiştir. Bu da gayet kolay. Çünkü, birkaç lisan konuşabilen, Avrupa ile ilişkisi olmuş insanlar Sabetaycılar arasından çıkmıştır.’
Sabetaycılar kendi din adamlarını İslamî tarikatlar içinde yetiştirmişlerdir. Bu çok ilginç, adam hahamdır, ama dışarıdan baktığınız zaman Melamilik, Mevlevilik ve Bektaşilik tarikatları içinde yetişmiş din adamı gibi görünür. Nitekim, Selanik’teki Şemsi Efendi Okulu’nun kurucusu hahamdı. Haham olduğu cemaat içinde belgelenmiştir. Böyle bir tuhaflık da vardır.
Aynı dergideki başka bir yazıda da şu ifadeler yer alıyordu:
➥ ‘Türk Ocaklarının kurulmasında en fazla maddi desteği veren kişi, Yahudi asıllıydı. Tekin Alp müstear ismiyle yazan Moiz Kohen de bir Yahudi idi ve Türk Milliyetçiği üzerinde etkili olmuştur.’
KÜÇÜK HÜSEYİN’İN MAREŞAL FEVZİ ÇAKMAK İLİŞKİSİ
Mareşal Fevzi Çakmak’ın Küçük Hüseyin’in müridi olduğu kesin. Zaten, vasiyeti üzerine yanına defnedilmiş. Anıtkabir’de devlet mezarlığı açılınca oraya nakledilmek istenmiş yakınları razı olmamış.
Burada anlaşılamayan, bütün tarikatların kapatılarak, tarikat mensuplarının yakın takibe alındığı bir zamanda Fevzi Çakmak gibi devletin en üst düzeyinde 21 yıl kalmış birinin bu ilişkiyi sürdürmesi.
Bazı yazarların da değindiği gibi burada şu akla geliyor:
➥ 'Acaba bu tarikat, faaliyetlerini derin devletin kontrolünde mi yürütüyordu? Bu faaliyetlere göz mü yumuluyordu?'
Bu endişeyi taşıyanlardan biri de Fehmi Koru. Bu endişelerini Yeni Şafak’taki 29.8.2001 tarihli yazısında şöyle dile getiriyor:
➥ ‘Profesör Toktamış Ateş, Mareşal Fevzi Çakmak’ın ‘Türk Musevilerinin hâmisi’ olduğunun anlaşılmasından hiç mutlu olmamış. Bu tespitin Jak Kamhi’ye ait olduğunu sanıyor. Oysa, CNN-Türk’e Vitali Hakko’ya atfen yansımıştı o iddia, doğru kaynağı burada ben yazdım: Türkiye Musevileri ile ilgili araştırmalarıyla tanınan Rıfat N. Bali…'
Toktamış Ateş ‘Yok öyle şey’ dese de gerçek değişmiyor: 500 yıldır ülkemizde yaşayan Museviler, bir ara kendilerine karşı ‘kitlesel imha planları’ yapıldığını düşünmüş ve bundan vazgeçilmesini Mareşal Fevzi Çakmak’ın müdahalesine bağlamışlar.
En iyisi bu konudaki bilgileri kaynağından almak. Rıfat N. Bali’nin ‘Cumhuriyet yıllarında Türkiye Yahudileri: Bir Türkleştirme serüveni (1923-1945)’ adlı kitabına taşıdığı bilgi şöyle:
➥ ‘Azınlıklar arasında çok yaygın bir söylenti de neredeyse sarsılmaz bir kanaat olarak hepsinin ortak belleklerinde yer etti. Bu, ihtiyat olarak silâh altına alınmalarının nedeninin kitlesel olarak imha edilmelerinin önlenmesi olduğu söylentisiydi. İnanç haline gelen bu söylentiye göre azınlıkları kitlesel olarak imha etme tasarısı hükümetin bir planı idi. Genelkurmay başkanı Mareşal Fevzi Çakmak, bu tasarıdan haberi olunca Nafia Vekâletine bağlı olarak askere alınan azınlıkları Milli Müdafaa Vekâleti emrine aldırarak kendi emir kumandası altına soktu ve böylece onları imha edilmekten kurtardı.’ (s. 419).
Jak Kamhi’nin adı, kitapta, ‘Diyebiliriz ki, Mareşal Fevzi Çakmak Yahudilerin en büyük müdâfiiydi’ cümlesinin sahibi olarak geçiyor.
Mareşal Çakmak’ın ‘Nakşi’ olması (Nakşi değil Mevlevi) gerçek bir sürpriz; çünkü onun en önemli askerî koltukta oturduğu dönemde tarikatlarla epey uğraşıldı. Şeyhi Küçük Hüseyin Efendi’nin vefatından sadece sekiz ay sonra meydana gelen ‘Menemen Vak’ası’ yüzünden, aynı tarikatın büyüklerinden Şeyh Esat Efendi ve müritleri muhakeme edildi. Birçok kimse idam edildi.
Ne diyelim; Musevilere kol kanat germeyi başarmış Fevzi Çakmak’ın Nakşilere (müslümanlara) fazla bir yararı olamamış.’
Gerçekten garip bir durum değil mi? Yahudilere, Mevlevilere destek çıkan Fevzi Çakmak müslümanlara niçin kol kanat germedi? Bu hal birçok yazarın ifade ettiği gibi, yoksa bir danışıklı dövüş müydü?
MASON MUYDU?
Bu konuda kafası karışanlardan biri de Akit’ten Hasan Karaya. 30.8.2001 tarihli yazısında şöyle diyor:
➥ ‘Bir yanda Şeyh Hüseyin Efendi’nin kabri, bir yanda ‘beni şeyhimin yanına defnedin’ diyebilecek kadar ona bağlı Mareşal Fevzi Çakmak’ın kabri! Tam ortasında ise Üzeyir Garih!
Öyle bir ‘tarikat’ şeyhi ki; bir ‘Müslüman Mareşal’ de, bir ‘Musevi işadamı’ da onun müridi! Gel de, çık işin içinden! Öyle bir ‘mareşal’ ki;
Bütün ‘şeyh’lerin, ‘derviş’lerin ve de onların ‘mürid’lerinin inim inim inletildiği, adeta ‘köklerinin kazındığı’ bir dönemde, o, ‘Ankaravî Şeyh Küçük Hüseyin Efendi’ye mürid olabiliyor!
‘Şeyh ve derviş avı’nın amansızca sürdürüldüğü o dönemde, şeyh de hayatta, müridi de ayakta kalabiliyor! Gel de çık işin içinden!
Acaba hangisi gerçek? Ya da; ‘Yalan’ olan hangisi? Şahsen ben, çıkamadım işin içinden! Öyle ya; Bir yanda ‘tarikat şeyhi’, öte yanda; biri ‘Müslüman’, öteki ‘Musevi’ iki mürid! Gelin de karışmasın kafanız. Gelin de sormayın:
➥ Acaba Şeyh Hüseyin Efendi ve müridi Fevzi Çakmak da birer ‘mason’ muydu?’
GARİH’İN DİNLERARASI DİYALOG GAYRETİ
Üzeyir Garih’in ‘Toprağı bol olsun’ en büyük özelliği bütün müslümanlara yakın olması, herkesle diyaloğunun iyi olmasıdır.
Zaten gizli Müslümanlığı da pek ciddiye alınmadı. ‘Üzeyir Garih gizli din taşıyordu, aslında Müslümandı’ türü bir yakıştırmanın rolü olmadığı belli. Böyle bir iddiaya yer yok. Garih’in ‘inançlı’ bir insan olması ona ilgi duyulması için yetti. Şeyh Küçük Hüseyin Efendi’ye ve Mareşal Fevzi Çakmak’a duyduğu özel yakınlık, belli ki, ‘kişisel’ ve ‘Musevi cemaati’ eksenli bir duyarlılığın eseriydi. (F.Koru, Y.Şafak – 3.8.2001)
Garih’in, bu diyalog ile yapmak istediği de Müslümanlar ile Yahudi ve Hıristiyanları yaklaştırmaktı. Yani üçünün karışımı bir din ortaya çıkartmaktı. Bunu yaparken maksadının ne olduğunu; iyi maktsatla mı kötü maksatla mı yaptığını bilemeyiz. Fakat gerçek olan dinler arası bir diyaloğun sağlanması faaliyeti idi. Bu diyalog faaliyetini İngilizler yürüttüğüne göre, acaba Garih İngilizlerin adamı mı idi? Fanatik Yahudiler bunun için öldürtmüş olabilirler mi?
Nitekim, MİT eski Daire Başkanlarından Prof. Mahir Kaynak:
➥ ‘Eymür’ün iddiasına kesinlikle inanmıyorum. Türkiye’nin yaptığına bile inanmıyorum. Bu, Yahudilerin kendi aralarında yapmış olduğu iç çatışmanın bir sonucu olarak gerçekleştirilmiş bir cinayettir. Bunun dışında varılan her türlü kanaat spekülasyondur.’ değerlendirmesini yaptı.
DİYALOGTA HAYLİ MESAFE ALINDI
Üzeyir Garih’in diyalog faaliyetinde de en çok teması, Fethullah Hoca ile idi. Bu faaliyetten dolayı da Yaşar Nuri Öztürk’le beraber Üzeyir Garih’e Hoca Efendi ödül vermişti. Bu diyalogta hayli mesafe de alındı. Alınan bu mesafeyi Zaman Gazetesi’nden Hüseyin Gülerce şöyle dile getiriyor: (30.8.2001)
➥ ‘Rahmetli Üzeyir Garih’in Neve Şalom Sinagogu’ndaki dinî törenine katılanlar, aslında tarihe tanıklık ettiler. 28 Ağustos 2001 tarihindeki bu törende siyaset, iş dünyası, medya ve sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri iki önemli tabloyu fark ettiler.
Gençliğimiz ‘Yahudi düşmanlığı’ ile geçmişti. Ama şimdi bir Musevi mabedinde, dost bildiğimiz bir insana vefa gösterme adına hiçbir zorlama altında kalmadan bulunuyorduk.
Demek ki diyalog ve onun temsilcileri çok önemliydi. Üzeyir Garih ismi dışında acaba başka kaç kişi bizi bu mabede getirebilirdi? Sayıları yüzü bulan Müslümanlar olarak bir Sinagog'un içindeki duruşumuzla kabullendiğimiz acaba neydi? Anlattığımız, anlatmak istediğimiz neydi?
Fark ettiğimiz ikinci tablo, bu Musevi mabedinin içinde bir dinlerarası diyalog sergileniyordu. Hahambaşı David Aseo, Fener Rum Ortodoks Patriği Bartholomeos, Vatikan temsilcisi Georges Marovitch, Türkiye Ermenileri Patriği 2. Mesrob Mutafyan, İstanbul Müftüsü Necati Tayyar Taş aynı mabedin çatısı altındaydılar.
Bu iki tablonun canlı yayında enfes yorumlarla bütün dünyaya gösterilmesini ne kadar çok istedim bilemezsiniz.
Ancak vefasızlık edemeyeceğim için bu iki muhteşem tablonun öncü kahramanı, Neve Şalom Sinagogu’ndaki tören boyunca hiç aklımdan çıkaramadığımı sizlerle paylaşmak istiyorum.
Çünkü bugün dünya barışı için en önemli anahtar dinlerarası diyalog ise, bu diyalog için ilk adımı atma cesaretini gösteren insanı unutamayız.
Neve Şalom Sinagogu’ndaki törende hemen herkesle teker teker ilgilenen Türkiye Musevi Cemaati Onursal Başkanı Bensiyon Pinto, Ramazan Bayramı münasebetiyle 9 Ocak 2000′de gazetemiz Zaman’a şunları söylüyordu:
➥ ‘Hocaefendi, yaptığı diyalog çalışmaları ile bizleri bir kez daha keşfetti. Hocaefendi, sadece Müslümanlar ile diğer dinler arasında değil, Musevilerin, Hıristiyanların, Süryanilerin, Katoliklerin bütün dinlerin arasında da bir kaynaşma süreci başlattı. Şimdilerde dinler arasında dostluk ve uzlaşma mesajları vermek kolaylaştı. Ama önemli olan ilk adımı atacak cesareti göstermekti…’
Türkiye Süryani Katolik Patrik Vekili Yusuf Sağ’ın aynı tarihli gazetemizdeki sözleri ise şöyleydi:
➥ ‘Yıllarca Türkiye’de İslam ile Hıristiyanlık ve diğer dinler arasında sıcak ilişkilerin kurulması için ilk adımı atacak, bu cesareti gösterebilecek birini aradık. Bu dünyayı cehennemden çıkarıp, cennete çevirmek için beraber yaşamanın güzelliğini gerçekleştirecek biri çıkacak mı diye bekliyorduk. Beklediğimiz 1997′deki bir iftar yemeğinde gerçekleşti. Hayal dahi edilmeyen bir olayı gerçekleştirdiği için Sayın Fethullah Gülen Hocaefendi hazretlerine bütün kalbimle sevgilerimi ve saygılarımı sunuyorum.’
Muhterem Fethullah Gülen, globalleşen dünyamızda, İslam, Hıristiyanlık, Musevilik hatta Hint ve Çin dinlerini de içine alacak şekilde gelişen diyaloğun mecburî bir süreç olarak işleyeceğine inanıyor. Dünyamızın, insanlığın gerçek özünü bulacağı bir bahara gebe olduğuna inanıyor. Bu baharın hazırlanmasında en büyük rolün de Türkiye’ye düştüğüne inanıyor. Neve Şalom Sinagogu’nda, iki diyalog tablosunu seyrederken gözüm hep Sayın Gülen’i aradı. Cesur adımları, ne güzel buluşmalara sebep oluyordu.’
Bu nasıl güzellik anlamak mümkün değil. Müslümanın ve Hıristiyanın, Yahudi mabedinde onların ayinlerine katılmasının neresi güzel. Sütle şarap karışında ortaya çıkacak şey kimin ne işine yarayacak? Ayinler, ibadetler birlikte yapılacaksa, ayrı ayrı mabetlere ne lüzumu var. Yoksa diyaloğun nihai hedefi bu mudur? Üç dinin mensuplarını bir yerede toplayıp ortak bir ayin şekli mi ortaya çıkarılmaya çalışılıyor?
Bunu doğrulayan bir açıklama da Diyanet’ten gelmişti. Diyaloğun önde gelen savunucularından DİYANET İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz, Papa’yla görüşmesinden sonra CNN TÜRK’e açıklamalar yaptı. Kendisine, bu ‘diyalog’un niteliği soruldu: Diyalog iki dinin kurumları arasında bir tür ‘diplomatik ilişkiler’le sınırlı mı olacaktı, yoksa, ilahiyat (teoloji) alanında da ‘diyalog’ geliştirilecek miydi? Diyanet İşleri Başkanı Yılmaz’ın cevabı:
➥ ‘İlahiyat alanında da diyalog kurulacak. İslam ve Katolik ilahiyatçılar karşılıklı çalışmalar yapacaklar. (T.Akyol- 17.6.2000 Milliyet)
NETİCE
Netice olarak şunu söyleyebiliriz: Şeyh Küçük Hüseyin, muteber bir zat değildir; Osmanlı’nın yıkılmasını çalışan, Mevlevilik, Melamilik, Bektaşilik gibi bozuk tarikatlarla ve birçok karanlık güçlerle işbirliği içinde olmuştur. Yahudilerle dostluğu ve diğer tarikat mensuplarının ve alimlerin bu zata mesafeli olmaları bu görüşü kuvvetlendirmektedir. Hiçbir islam alimi, gayri müslimlerle içli dışlı olmamış onları kendine dost edinmemiştir.
Peygamber efendimiz, gayri müslimlerle görüşmeye, onlarla alış veriş yapmaya müsaade etmiş; fakat onları sevmeyi, kalben muhabbet beslemeyi yasaklamıştır. Çünkü, Maide suresi 51. ayette;
➥ ‘Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar. İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez.’ buyurulmuştur.
| İktibas.net, 9-2001
DİKKAT! Bu yayını paylaşacaksınız ama büyük ihtimalle o paylaşımı sizden başka hiç kimse görmeyecek. Bu yayınımızı, Facebook, Instagram, WhatsApp ve benzeri Amerikan/Siyonist menşeli ortamlarda paylaşırsanız, arkadaşlarınıza/takipçilerinize gerçekten gösterildiğinden ve taktik surette sansürlenmediğinizden emin olunuz. Biliniz ki bu sosyal ağların gerçek sahibinin CIA ve MOSSAD olduğu ve Amerikan/Siyonist menfaatleri gereği pek çok ülkede milletleri sansürledikleri, somut deliller ile binlerce kere ispat edilmiştir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Bu güne değin en çok tıklanılanlar
-
ÇEVİR KAZI, YANMASIN... Dear Mr. Taslaman! Haftalardır senin gerçek yüzünü bu millete ilan ediyoruz. Defalarca profilinden...
-
Eski bir Sabetayist, Sabetayistleri Deşifre ediyor: Ilgaz Zorlu'nun itirafları "SECRET DOCUMENTS ABOUT TURKİSH SABETAİST FOLLO...
-
semboller Mısırdaki olaylar neticesinde profilinde "Ra...
-
kripto gizli şifreli yahudiler TSK'daki Sabetayist Kadrolaşma ve Org. Yaşar Büyükanıt Ulusalcı hareketin lideri olan Orgeneral Meh...
-
Şevket Kazan, 'Milli Görüş Hareketi'nde meydana gelen ayrışmaların perde arkası'ndaki olayları anlatıyor... Boyuna Amerika i...
-
Türkiye'nin Gizli Zenginlerinden ve KOÇ'un Gizlenen Ortaklarından Burla Biraderler Kimlerdir? Koç'un gizli ortağı: Burla ...
-
Ne ara gittin, ne ara geldin, durduk yerde aniden neden gittin, gittin de neden bu kadar kısa sürede geldin, hiç anlamadık Can-er ...
-
kripto gizli şifreli yahudiler ALPARSLAN TÜRKEŞ'İN BAĞLI OLDUĞU ARUSİ TARİKATI ALPARSLAN TÜRKEŞ'İN BAĞLI OLDUĞU "ARUSİ TAR...
-
Erbakan öylesine boş ve samimiyetsiz bir adamdı ki, İslam adına hareket ediyormuş gibi gözükerek Müslümanları perişan ettiğini, pek ç...
-
ülker yahudi tuzağı mı? Yeni Şafak Gazetesi'nde dün Sabri Ülker'i anlatan ya...

